MUKADDES BELDE HİCAZ

Hepimizin çocukluk yıllarından beri gerçekleştirmeyi arzu ettiği hülyaları vardır. Anne babalarımız ve çevremizdeki herkes hayatında hep bir şeyi arzular, bir yeri düşünür ve “inşallah bir gün” der, konuyu kapatır. Hülyalarda yer alan en özel yer şüphesiz Mukaddes Belde Hicaz’dır. İnsanımızın içine yerleşmiş bir duygudur bu. “Herkes hayatında en az bir kere oraya gitmeli” diyenler olduğu gibi hayatını buna göre tanzim edenler de vardır. Bunun yanında; “Gençken gitmeyelim, biraz yaşlanalım da öyle gideriz.” diyenlerle de karşılaşırsınız. Her ne düşünülürse düşünülsün oraya bir kere giden hiçbir zaman “Gittik ve bitti” diyememektedir. Çünkü oralar insanı öyle bir etkiler ki, gidenler aman bir daha ne zaman gideriz hülyalarını kurmaya başlar.

Hicaz, insanı neden bu kadar etkiler? Çünkü oralar İslam’ın en önemli şartlarından biri olan haccın ifa edildiği mekanlardır. Bu büyük ibadeti yapmanın huzuru vardır oralarda. Bir ibadetin yüz binlerce semere verebilme bereketine sahiptir bu topraklar. Orası yeryüzünün en eski toprakları, en erken yerleşilen yerleridir. Atalarımızın izleri vardır oralarda. Hz. adem ile Hz. Havva’nın buluşma yeridir. Sadece tavaf alanı üzerinde 70’e yakın peygamberin kabrinin mevcut olduğu rivayet edilir.

Bu seçilmiş insanların mevcudiyetleri ile şereflenen mekanlardır buralar. Bu arazide Hz. Nuh yürümüş, Hz. Hud devesini sürmüş, Hz. İbrahim Kabe’yi inşa etmiş, Hz. İsmail avlanmış, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) tüm hayatını burada geçirmiştir. Sahabelerin ömürlerini geçirdikleri, başka diyarlara ila-yı kelimetullah için hicrete niyet ettikleri yerlerdir buralar. Hz. Bilal, işkence için kumlara burada yatırılmış, müşrikler tarafından esir edilen Ammar b. Yasir Müslümanlar tarafından buralarda kurtarılmıştır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) burada diye Selman-ı Farisiler, Veysel Karaniler buraya göç etmiş, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) , “İslam’ı anlatın” emri verdiğinde Bilaller, Halidler, Ebu Ubeyde b. Cerrahlar buradan göç etmiştir. Burası babasının üzerine deve işkembesi kondu diye Fatıma’nın ağladığı, Ömer ve Hamza müslüman oldu diye sahabelerin sevince boğulduğu topraklardır. Ukaz, Zü’l-mecaz, Mecenne pazarlarına tebliğ için giden ayaklar bu yollarda yorulmuş, Taif’teki zulümden kurtulanlar, mağarada müşriklerin gözlerinden saklananlar yine buralarda dinlenmişlerdir. Örümcek, ağını buradaki mağarada örmüş, güvercin en güzel yuvasını bu mağaranın girişine yapmıştır. Dünyaya zulüm dağıtan Bizans ve Sasani’ye karşı adalet orduları buradan yürümüş; Aliler, İbn Ömer ve İbn Abbaslar burada büyümüş, Sümeyyeler, Hamzalar, Ömerler ve Osmanlar burada şehit düşmüştür.

Sadece peygamberler ve sahabeler mi? Bu koca tarihte daha nice şahitler vardır: Ömer b. Abdülaziz dev servetini buralara harcamış, Abdullah b. Zübeyir zalimlere karşı ordularını burada toplamıştır. Halife Velid, Mehdi buraların hadimliği için yanıp tutuşmuş, Nureddin Zengi fitne tohumlarını yine burada söndürmüştür. Selahaddin Eyyübi ve Kılıçarslan bu toprakların muhabbetiyle yandıkları halde küffara karşı kılıç sallamaktan buraları ziyaret edememiş, Şeyh Şamil gibi İslam büyükleri de buralara gelip bir daha geri dönememiştir. Ka’b b. Züheyr bir mübarek hırka için dile gelip kasidesini burada söylemiş, buraların bülbülü olmayı arzulayan akif de yazdıklarını kötüye kullanılmasınlar diye buralarda iptal etmiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in sakal-ı şerifi tek tek bu topraklardan toplanmış, Gül-i Muhammedi tüm insanlık istifade etsin diye Sultan Ahmet tarafından tek tek cam tüplere konularak bu topraklarda dağıtılmıştır. Osmanlının nice Hak aşığı sultanı ciddi bir hadimlik anlayışı içinde Kabe’nin örtülerini İstanbul’da hazırlatmış ve gözyaşları ile buralara göndermiştir.

Yine onlar orada eskiyen her bir şeyi kutsal birer emanet kabul ederek başkentlerine getirtmişlerdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’i korumak uğruna açlık çeken askerlerimiz ölmemek için buraların çekirgelerini yemek zorunda kalmış, bu Mukaddes Belde’yi terk etmek zorunda bırakılan Fahreddin Paşa da kılıçlarını düşmana teslim etmeyerek bu topraklara emanet etmiştir.

Anlatmakla biter mi bu topraklarda cereyan eden hadiseler? Gülenler, ağlayanlar, buraların hasreti ile yananlar ve buralar uğruna canlarından olanlar… Bugün bize düşen görev ise tüm bu yaşananları ve bir varoluşun inşa edildiği mekanları, bu topraklarda yaşayan seçkin hayatları tanımak ve yaşanan hatıraların en küçük detaylarına vakıf olarak oraları gezmektir. Eğer bilerek ve hissederek gezebilirsek, ‘Oralarda bir zamanlar Efendiler Efendisi dolaşmıştı.’ diyecek ve ayağımızı yere basarken daha dikkatli olacağız. Bu şuurla hareket ederken kendimizi her köşe başında sahabeler ile musafaha eder gibi hissedeceğiz. Oralara gittiğinizde lütfen özellikle, ikindi gölgesi çöktüğünde Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’nin beyaz mermerleri üzerinde uçuşan çekirgelerin çağrışımlarıyla Osmanlı’yı ve Fahreddin Paşa’yı hatırlamayı da ihmal etmeyiniz. Çünkü onlar sahabe ve tabiinden sonra oralara en güzel hizmeti yapmış, yatırımın en kıymetlisini oralara gerçekleştirmiş ve Hadimü’l-Haremeyn (Harem-i Şerif’in hizmetçileri) olmaktan her zaman gurur duymuşlardır. Oraları temizlik için kullandıkları tavus kuşu tüyünden süpürgelerin teleklerinden birkaç tüyü İstanbul’a getirtmiş ve başlarındaki sorguçlara takarak ‘Biz senin evinin süpürgecileriyiz ya Rabbi! diyerek halkın arasında öylece dolaşmışlardır.

Umreye gitmeden önce televizyonda kutsal toprakları özlemle seyrederken “Acaba Hz. İbrahim (A.S.)’ın çağrısına cevap verenlerden miyim?” diye düşünür ve “Allah’ım çağrıya Lebbeyk diyenlerden olayım, oraya gitmeyi bana nasip eyle” diye dua  ederdim. Allah nasip etti ve Umre’ye gittim. İnşallah Hac’da nasip olur. 

Rabbimiz bu çağrıya “lebbeyk” diyen tüm müminleri bir an evvel vuslatlarına kavuştursun. Bizler gibi bir kere gitmiş olanlara da bir daha nasip eylesin. Amin.